Geçen gün bi arkadaş Neşet Ertaş dinliyodu. “Abi bu adam çok derin şeyler söylüyo” dedi. “Sadece müzik yapmıyo, felsefe yapıyo.”
Güldüm valla. “Aynen öyle” dedim. “Neşet Ertaş sadece müzisyen değil. Düşünür de.”
“Nasıl yani abi?” dedi. Çok çok meraklı.
“Anlatayım” dedim. “Uzun hikaye ama çok güzel bi hikaye.”
İşte bugün size Neşet Ertaş’ın felsefesini anlatacam. Nasıl düşünmüş, neye inanmış, hayatı nasıl anlamlandırmış. Çok çok ilginç bi konu.
Algı ve Deneyim – Dış Dünyayı Anlamak
Bireyin dış dünyayı anlayışı algılarıyla sınırlı. Başka türlü olamaz. Ayrıca deneysel eylemler ya da deneyimler de algıyı daha başarılı kılan etkenler arasında. Yaşayarak öğreniyoruz.
Ancak rasyonel eylemlerin çoğu zaman mümkün olmadığı bireysel yaşamda bilgi edinmede ampirik varsayımlardan ya da başkalarının deneyimlerinden/denemelerinden yararlanırız.
Bu başkalarının gözünden bi yorum şekli olsa da konuyu uygulayan veya rolü üstlenen kişinin de aynı sonuca ulaştığının bi göstergesi.
Toplumsal Birey – Kaçış Yok
İnsan yaşamı sadece kendi hayatıyla değil ilişkin olduğu toplumun hayatı ya da diğer kesimlerin kendisi hakkındaki kabulleriyle de anlamlandırmak zorunda. Kaçış yok. Bu toplumsal bireyin karşı çıksa da hiç kaçamayacağı bi durum. Toplum seni şekillendirir.
Neşet Ertaş’ın Hayatı – Başkalarının Kararları
Örneğin Neşet Ertaş’ın hayatıyla ilgili kararların başta başkalarına bırakıldığı anlaşılıyo. Henüz yedi yaşındayken babası tarafından zorlandı ve çalması istendi. Yedi yaşında!
Ben bunu düşündüğümde çok etkileniyorum valla. Yedi yaşında bi çocuk. Henüz oyun oynayacak yaşta. Ama bağlama çalması isteniyo.
Ünlü şiirinde her şey başkalarının “söylediği” ile bağlantılı. Kendi kararları değil. Aslında Ertaş kendine “garip” diyo. İlginç bi kelime. Garip.
Abdal Topluluğu – Farklı Statü
Bu durumun gerisinde belki de Ertaş’ın yaşadığı topluluğun kabullerini göz ardı etmemek yerinde olacak. Çünkü Ertaş’ın ilişkin olduğu ve abdal olarak ayrı bi sınıf veya statü olarak görülen bi grup var.
Abdal ne demek biliyo musun? Gezgin müzisyen demek. Ozan demek. Halkın içinden gelen sanatçı demek.
Genel olarak sosyal davranışlarımızı belirleyen temel unsur olan çevrenin bu gruba karşı tutumu tüm abdallar kadar Ertaş’ı da etkisinde bırakır. Tutum nesneleri çevresinde oluşan kabuller bireyin ya da topluluğun bi bütün olarak entegrasyonu veya kabulü üstünde neredeyse tam yetkiye sahip.
Ertaş’ın söylediklerini söylemesinin nedeni olan çevrenin tavrının sonradan düşünülmesi olarak kabul edilebilir. Yani Ertaş özgür değildi tam anlamıyla. Toplum onu şekillendirmişti. Abdal topluluğu onu şekillendirmişti.

Aidiyetin Olumlu Yönleri – Sadece Kötü Değil
Aidiyetle bir arada olan sadece olumsuzlamalar değil. Olumlu şeyler de var. Filojenetiğin olumlu performansları göz ardı edilmemeli. Genler önemli.
Genetik Miras – Doğuştan Yetenek
Aynı genetik kodları taşıyanlar için tüm bi hayatı müzikle geçirmek, müzikal bi başarıya sahip olmak ve hatta hayata müzikle başlamak sıradan insanlardan bi adım önde olmak anlamına gelir. Örneğin hatırlamayı kolaylaştıran ve sözel belleğe geçişte önemli rol oynayan ritmi çocuklukta edinir.
Neşet Ertaş’ın diğer yerel sanatçılara göre olağanüstü ritim duygusunun kaynağı babasıyla birlikte büyümüş olması. Babası Muharrem Ertaş çok çok ünlü bi ozandı. Neşet ondan öğrendi. Genetik olarak aldı, çevresel olarak aldı. Hatta onun sadece genetik bi mirastan değil aynı zamanda geleneksel bi mirastan da yararlandığı söylenebilir. İki mirası birden almış.
Eliot’ın Görüşü – Hiç Kimse Tek Başına Değil
Eliot’a göre hiçbir şair, hiçbir sanatçı aktarmak istediği dünya görüşünü kendisinden sonra gelenlere tek başına aktaramaz. Kendisinden öncekilerden veya kendi dönemindekilerden etkilenmesi kaçınılmaz. Herkes birinden etkilenir.
Bu ara sıra başkalarıyla benzerlikler yaratma durumu yaratsa da sanatçıyı değerli kılan özgünlüğe yaklaşabilmesi ve bu benzerlikler arasından eşsiz eserler sunabilmesi.
Neşet Ertaş da böyle. Babasından etkilenmiş, dedelerinden etkilenmiş, Aşık Veysel’den etkilenmiş. Ama özgün olmuş. Kendi sesini bulmuş.
Ben de müzisyen olarak çok çok etkilendim insanlardan. Pink Floyd’dan etkilendim, Led Zeppelin’den etkilendim, Erkin Koray’dan etkilendim. Ama kendi tarzımı bulmaya çalışıyorum. Kolay değil ama zorunlu.
Dünya Görüşünün Üç Aşaması – Temel Yapı
Aslında bütün insanlık dünya görüşünü üç aşamalı bi sisteme borçlu. Üç temel yapı var:
- İnanışlar ve Mitler – Anlatılar: Bunlardan biri anlatıların kaynağı olan inanışlardır ve benzerlerine özellikle mit ve masallarda rastlarız. Her toplumun mitleri var. Her toplumun masalları var. Bunlar dünya görüşünü şekillendiriyo.
- Din – İnanç Sistemi: Bi diğeri ise dini boyuttur ve neredeyse bütün dünya kabulü bu inanç etrafında şekillenir. Din çok çok önemli. İnsanların hayatını tamamen şekillendiriyo. İyi kötü, doğru yanlış, helal haram – hepsi dinden geliyo.
- Bilim – Kanıtlanabilir Bilgi: Üçüncüsü bilimdir ve hayata dair birçok görüş bilimsel bi temele oturtulmaya çalışılır. Bilim kanıtlıyo. Test ediyo. Deneyo. Kesin sonuçlar veriyo.
Bu üç sistem birlikte çalışıyo. İnanışlar var, din var, bilim var. Hepsi dünya görüşümüzü oluşturuyo.
Animizm – Her Şeyin Ruhu Var
Özellikle animizm olarak kabaca sınırlayabileceğimiz bazı canlıların da insanlar gibi ruhları vardır inancı. Bu inanca dayalı olarak ruhun veya insanın ölümsüzlüğünün kabul edilmesinin bazı araştırmacılar tarafından temel felsefenin oluşumunda etken olduğu düşünülüyor.
Bazı dinlerde insan benliği ve bedeni arasında bi fark yapılır.
Beden ve Ruh Ayrımı – Çok Eski İnanç
“Beden bireyin kendi varlığının özünden ziyade dünyadaki diğer nesneler gibi bi nesne olarak hissedilir.” Aslında bu vücudun sıradanlığının ya da değersizliğinin kabulüne yol açar.
Dolayısıyla insanı gerçekten yaratan özün/ruhun ne olduğu araştırılmaya başlanır ve bedenin varlığından farklı, varlığı belli ama varlığı veya duyarlılığı açık olmayan manevi bi varlığa doğru bi eğilim var. Ruh, can, nefes, soluk vs… Bu kavramlarla birlikte başka bi varoluş çekirdeği çevresinde yeni bi seviye kurulur.
EB Tylor’ın Teorisi – Rüyalar ve Ölüm
EB Tylor beden ve ruh olmak üzere iki ayrı varlığın kabulünün ilkel toplumda ortaya çıktığını iddia ederek bireyin ruh fikrini rüyalar ve ölümler yoluyla deneyimleyerek geliştirdiğini söylüyo.

Rüyalar ve düşünceler yoluyla ruhun bedenden geçici olarak ayrılabileceği fikri gelişmiş. Sonuç olarak ruh bedenden ayrı ve insanın asıl özü olarak anlaşılmaya başlanmış.
Çok mantıklı bi teori valla. Rüyada bedenden ayrılıyomuş gibi hissediyosun. Uçuyosun, gidiyosun, geliyosun. Ama bedenin yatakta. O zaman ruh bedenden ayrı olmalı diye düşünmüşler.
Neşet Ertaş’ın Ruh Anlayışı – Derin Felsefe
Neşet Ertaş bu bilgiyi kendi sözleriyle içselleştiriyo. Çok çok güzel söylüyo:
“O zaman gövde ölür, ruh ölmez. Biz bi ruhuz ve bu bedendeyiz. Biz bu yaşayan ruhun içindeyiz.”
Ne kadar derin bi söz. Gövde ölür ama ruh ölmez. Biz ruhuz aslında.
“Herkes kendinden sorumludur… İnsan insan olarak ölebilseydi belki dünyada hiç hayvan kalmazdı.”
Bu ne demek? Ruh göçü demek. Reenkarnasyon demek. İnsan öldükten sonra başka bi canlı olarak geri geliyo demek.
“Her ruh herkesin yaptığını kendine çeker. Hepimiz eşit ruhlarız.”
Hepimiz eşitiz. Hiç kimse kimseyi üstün değil. Hepimiz aynı ruhtan geliyoruz.
“Karınca ile aynı, seninle aynı, benimle aynı. Etrafımızdaki ağaçlardan geçen kedi ve köpek aynı ruha, aynı cana sahip.”
Vay be! Karınca bile aynı ruha sahip. Kedi bile. Köpek bile. Ağaç bile. Hepsi aynı ruh. Bu çok çok derin bi felsefe. Animizm bu. Her şeyin ruhu var. Her şey canlı. Her şey eşit.
Allah’ın Sofrasındayız – Minnet
“Demek bu yaşamı sen yapmadın. Elma ve üzümü insanoğlu mu yaptı? Allah’ın sofrasındayız.”
Her şey Allah’tan. Elma Allah’ın. Üzüm Allah’ın. Hayat Allah’ın. Biz misafiriz sadece.
“Bu bize Tanrı’nın bi hediyesi. Misafirini memnun etmek için elindekileri masaya koyarsın.”
Çok çok güzel bi benzetme. Allah ev sahibi. Biz misafiriz. Sofrası hazır. Yiyoruz, içiyoruz, yaşıyoruz. Misafiriz sadece.
Ben bu sözleri okuduğumda çok çok etkilendim valla. Neşet Ertaş sadece müzisyen değilmiş. Filozof da varmış. Düşünür varmış. Bilge varmış.
Benim Neşet Ertaş Anım – Unutamıyorum
Bi anımı anlatayım size. Çok özel bi anı.
2015’ti. Neşet Ertaş ölmüştü 2012’de. Ben onu hiç canlı göremedim. Çok üzülmüştüm. Kırşehir’e gitmiştim. Neşet Ertaş Müzesi’ni ziyaret ettim. Müzede bağlaması vardı, elbiseleri vardı, fotoğrafları vardı.
Bir video izledim. Neşet Ertaş konuşuyodu. Aynen bu sözleri söylüyodu. “Gövde ölür, ruh ölmez” diyodu. Gözyaşlarım aktı valla. Dayanamadım. Öyle derin derin konuşuyodu ki. Öyle samimi samimi konuşuyodu ki.
“Bu adam sadece müzisyen değil” dedim. “Bu adam hakimmiş. Bu adam bilgeymiş.”
O günden sonra Neşet Ertaş’a daha farklı bakmaya başladım. Sadece şarkılarını dinlemiyorum. Sözlerini de dinliyorum. Felsefesini de öğrenmeye çalışıyorum.
Müzik ve Felsefe – Ayrılmaz İkili
Müzik ve felsefe birbirine çok çok bağlı. İyi bi müzisyen aynı zamanda iyi bi düşünür olmalı. İyi bi filozof olmalı.
Çünkü müzik sadece ses değil. Müzik düşünce. Müzik anlam. Müzik hayat.
Neşet Ertaş bunu çok iyi anlamıştı. Müziğinde felsefesi vardı. Felsefesinde müziği vardı. İkisi birbirinden ayrılmazdı.
Ben de müzisyen olarak bunu anlamaya çalışıyorum. Sadece enstrüman çalmıyorum. Düşünüyorum da. Okuyorum da. Araştırıyorum da. Çünkü iyi bi müzisyen olmak sadece teknikle olmuyo. Düşünceyle de olmalı. Felsefe ile de olmalı. Ruh ile de olmalı.
Gelecek – Ruh Hiç Ölmüyor
Neşet Ertaş 2012’de öldü. Bedeni öldü. Ama ruhu hiç ölmedi. Ruhu hala yaşıyo. Müziğinde yaşıyo. Sözlerinde yaşıyo. Felsefesinde yaşıyo.
Onun şarkılarını dinlediğimde hissediyorum. “Neşet Ertaş hala burada” diyorum. “Ruhu hala aramızda” diyorum.
Belki de haklıydı. Gövde ölür, ruh ölmez. Biz bi ruhuz. Bu bedendeyiz geçici olarak. Sonra bedenden ayrılacağız. Ama ruh kalacak. Sonsuza kadar kalacak.
Sonuç – Neşet Ertaş’tan Öğrendiklerimiz
Bireyin dış dünyayı anlayışı algılarıyla sınırlı. Deneyimler ve başkalarının tecrübeleri algıyı geliştiren etkenler. İnsan yaşamını sadece kendi hayatıyla değil ilişkin olduğu toplumun hayatı ve diğer kesimlerin kendisi hakkındaki kabulleriyle de anlamlandırmak zorunda – bu toplumsal bireyin kaçamayacağı bi durum.
Neşet Ertaş’ın hayatıyla ilgili kararlar başta başkalarına bırakıldı. Yedi yaşında babası tarafından zorlandı ve çalması istendi. Ünlü şiirinde her şey başkalarının “söylediği” ile bağlantılı. Ertaş’ın ilişkin olduğu abdal topluluğu ayrı bi sınıf olarak görülüyodu ve çevrenin bu gruba karşı tutumu Ertaş’ı da etkisinde bıraktı.

Aidiyetle bir arada olan sadece olumsuzlamalar değil – olumlu performanslar da var. Aynı genetik kodları taşıyanlar için tüm hayatı müzikle geçirmek sıradan insanlardan bi adım önde olmak anlamına gelir. Ertaş’ın olağanüstü ritim duygusu babasıyla birlikte büyümesinden kaynaklanıyo. Sadece genetik değil geleneksel bi mirastan da yararlanmış. Eliot’a göre hiçbir sanatçı dünya görüşünü tek başına aktaramaz – kendisinden öncekilerden veya dönemindekilerden etkilenmesi kaçınılmaz.
Bütün insanlık dünya görüşünü üç aşamalı bi sisteme borçlu: İnanışlar ve mitler, din ve bilim. Animizm inancına göre bazı canlıların da ruhları var ve bu ruhun ölümsüzlüğünün kabulü temel felsefenin oluşumunda etken olmuş. Bazı dinlerde insan benliği ve bedeni arasında fark yapılır – beden sıradan bi nesne olarak hissedilir. EB Tylor bireyin ruh fikrini rüyalar ve ölümler yoluyla deneyimleyerek geliştirdiğini söylüyo.
Neşet Ertaş bu bilgiyi kendi sözleriyle içselleştiriyo: “Gövde ölür, ruh ölmez. Biz bi ruhuz ve bu bedendeyiz. Herkes kendinden sorumludur. Hepimiz eşit ruhlarız. Karınca ile aynı, seninle aynı, benimle aynı. Kedi ve köpek aynı ruha sahip. Bu yaşamı sen yapmadın. Allah’ın sofrasındayız. Bu bize Tanrı’nın bi hediyesi.”
Sen Neşet Ertaş’ı dinliyo musun? Onun felsefesini biliyo muydun? Bu sözler seni etkiliyo mu? Yorum yap, tartışalım bakalım.
Kaynaklar:
- Neşet Ertaş söyleşileri ve sözleri
- EB Tylor animizm teorisi
- TS Eliot sanat felsefesi
- Abdal kültürü araştırmaları
Şaban Can Kurt
www.sabancankurt.com
