Geçen gün evde oturuyodum, eski bi Türk müziği kaydı dinliyodum. Bi anda durdum. “Ya bu müzik nereden geliyo?” dedim kendi kendime. Yani biz hep dinliyoruz ama hiç düşünmüyoruz aslında. Bu makamlar bu perdeler bu ritimler… Hepsi nereden çıktı?
O gece araştırmaya başladım valla.
Ve çok şaşırdım. Çünkü bu iş binlerce yıl öncesine dayanıyo. Orta Asya’ya kadar gidiyo. Hatta Antik Yunan’a bile uzanıyo.
Bugün size Türk Müziği’nin tarihini anlatıcam. Hem de bi müzisyen gözüyle. Hazır mısın? Uzun bi yolculuk olacak.
Orta Asya’dan Gelen Miras
Şimdi bak çağlar önce bizlere miras kalan Türk Müziği var ya. Bu müzik makamsal enstrümansal sözlü ve ritmik unsurlarıyla çok özel bi yere sahip. Gerçekten gerçekten özel yani.
Ama bi sorun var.
Kaynakların yetersizliği ve eksikliği yüzünden bu müzik türü hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlı. Üzücü bi durum açıkçası. İslamiyet öncesi Türk Müziği Orta Asya geleneklerine uygun kadim ve kayıp bi kültür olarak bugün araştırılıyo.
Ben müzisyen olarak bunu düşündükçe çok garip hissediyorum. Binlerce yıl önce atalarımız ne çalıyodu acaba? Nasıl bi müzik yapıyolardı? Keşke dinleyebilseydik ya.
Kim bilir belki çok farklıydı bugünkünden.
İslam’ın Yükselişi ve Bi Kültürel Hareket
Bi arkadaşla geçen konuşuyoduk bu konuyu. “Abi Türk müziği sadece Türklerden mi geliyo?” dedi. “Hayır” dedim, “çok karışık bi tarih var.”
İslam’ın yükselişiyle beraber çok ilginç şeyler olmuş. Al Kindi (801-873) gibi İslam bilginleri Antik Yunan filozoflarının eserlerini çevirmeye başlamış.
Kimler var biliyo musun? Pisagor (MÖ 582-500), Sokrates (MÖ 470-399), Platon (MÖ 428-347), Aristoteles (MÖ 384-322)…
Evet evet Antik Yunan filozofları. Onların eserleri çevrilmiş ve Geleneksel Türk Müziği bu kültürel hareketin etkisiyle şekillenmiş.
Valla çok şaşırdım bunu öğrendiğimde. Yani Türk müziği diyoruz ama içinde Yunan felsefesi var. İslam bilimi var. Orta Asya geleneği var. Hepsi bi arada.
Çok zengin bi karışım aslında değil mi?
Fârâbî Denen Adam Kim

Şimdi burası önemli dikkat et.
Geleneksel Türk Müziği kuramına dair ilk bilgiler bizi Fârâbî’ye (873-950) götürüyo. Bu adam çok önemli bi isim. Müzik teorisi konusunda Antik Yunan filozofu Pisagor’un eserlerinden esinlenerek “Kitâbü’l Mûsıkî’ül Kebir” adında bi edvar yazmış.
Edvar ne biliyo musun? Müzik teorisi kitabı yani.
Ben ilk duyduğumda “Kitâbü’l Mûsıkî’ül Kebir” ismini çok etkilendim. Ne kadar ağır bi isim ya. Büyük Müzik Kitabı anlamına geliyo.
Fârâbî 873’te doğmuş 950’de ölmüş. Yani bin yıldan fazla olmuş. Ve biz hala onun yazdıklarından faydalanıyoruz. Çıldırıcam valla.
Fârâbî’den Sonra Kimler Geldi
Fârâbî’yi takip eden birkaç asır içinde çok önemli isimler çıkmış. Anlatayım sana.
995 yılında İhvânü Sâfâ (Dostlar Meclisi) mektupları bize ulaşmış. Sonra İbn Sina (980-1037) müzik üzerine yazılar yazmış. Evet evet o meşhur İbn Sina. Sadece tıpla uğraşmıyomuş meğer.
Bi de Mevlana var tabii. Mevlana Celaleddin-i Rumi (1207-1273) Mevleviliğin kurucusu olarak tasavvuf musikisine yeni bi yön vermiş. Ben Mevlevi müziği dinlediğimde hep çok etkilenirim. O semazenler dönüyo ya hani. Arkada o müzik çalıyo. Başka bi dünyaya gidiyosun resmen.
Safiyüddin Urmevi (1216-1294) “Kitâbü’l Edvar” yazmış. Bu kitapta perde makam ve usulü anlatmış. Kutbettin Şirazi (1236-1311) müzik ilmi üzerine çalışmalar yapmış.
Ve bi isim daha var çok önemli. Abdülkadir Meragi (1360-1435). Bu adam efsane ya. “Câmi’ül Elhân”, “Telhis-i Câmi’ül Elhân”, “Kenzü’l Elhân”, “Zübdetü’l Elhân” gibi bir sürü eser yazmış. “Şerhü’l Kitâbü’l Edvar”, “Makâsidü’l Elhân”, “Fevâ’id-i Âşere”, “Zikrü’l Negam Usûlhâ” ve “Ruh Perver” de onun eserleri arasında.
Çok üretken bi adammış valla.
Osmanlı Dönemi Başlıyo
- yüzyıldan itibaren İslam dünyasına hakim olan Osmanlı Devleti’nde müzik de gelişmeye başlamış. Burası çok heyecan verici bi dönem.
Hızır bin Abdullah diye biri var. II. Murat’a (1404-1451) “Edvâr-ı Mûsıkî” adlı eserini hediye etmiş. Aynı dönemde Amasyalı Şükrullah (1388-1464) ve Bedr-i Dilşad da önemli isimler olarak öne çıkıyo. Bedr-i Dilşad II. Murat için yazdığı Muradnâme’sinde musiki ilmine bi bölüm ayırmış.
O dönemde yazılan teorik eserler arasında Bedr-i Dilşad’ın “Nekâvetü’l Edvâr”ı, Merâgî’nin oğlu Abdülaziz Çelebi’nin “Nekâvetü’l Edvâr”ı ve Fetullah Şirvânî’nin eserleri sayılabilir.
Bi arkadaş sormuştu geçen. “Abi bu kadar isim nasıl aklında kalıyo?” dedi. Güldüm. “Kalmıyo” dedim, “not alıyorum her şeyi.”
15 ve 16. Yüzyıllar Çok Önemli

Şimdi burası kritik. Dikkatli oku.
Anadolu, İran, Horasan ve Mâverâünnehir’in bilim ve kültür merkezleri haline geldiği 15. ve 16. yüzyıllarda Türk Müziği dediğimiz müzik türünün altyapısı iyi hazırlanmış. Teorik temelleri atılmış.
Bi de makam sesleri konusu var çok ilginç.
Rast dizisini anlatmak için kullanılan sesler başta şöyleymiş: Yegâh, Dügâh, Segâh, Çârgâh, Pençgâh, Şeştgâh, Heftgâh, Heştgâh.
Farsça sayılar bunlar biliyo musun? Yek bir, dü iki, se üç, çâr dört, penç beş, şeş altı, heft yedi, heşt sekiz…
Sonra enstrümanların ses alanını genişletmek için yegâh perdesi bi tam dörtlü aşağı indirilmiş. Ve isimler değişmiş. Rast, Dügâh, Segâh, Çârgâh, Pençgâh (Nevâ), Âşiran/Şeştgâh (Hüseynî), Evc/Segâh-ı Sânî (Evîc) ve Gerdâniye olmuş.
Bugün bildiğimiz haliyle Rast dizisindeki sesler şöyle: Rast, Dügâh, Segâh, Çârgâh, Nevâ, Hüseynî, Eviç ve Gerdaniye.
Ben ilk makam öğrenirken kafam çok karışmıştı bu isimlerle. “Niye böyle garip isimler var?” diye sormuştum hocama. “Tarih” demişti, “hepsi tarihten geliyo.”
Şimdi anlıyorum ne demek istediğini.
Fatih Dönemi ve Ladikli Mehmet Çelebi
Orta Çağ İstanbul’un fethiyle sona erdiği yıllarda müzik de gelişmeye devam etmiş.
Ladikli Mehmet Çelebi musiki makam ve usullerine ağırlık veren bi adam. “El Fethiyye fî’l Mûsıkî” adlı eserini Fatih Sultan Mehmet’e (1432-1481) ithaf etmiş.
Düşünsene ya. Fatih İstanbul’u fethediyo. Adam da gidiyo müzik kitabı yazıyo ona ithaf ediyo. Ne kadar güzel bi dönemmiş.
Ladikli Mehmet Çelebi ayrıca “Zeynü’l Elhân” isimli eserini 1483’te yazmış. Bunu II. Bayezid’e (1447-1512) sunmuş.
Aynı dönemin bi diğer tanınmış teorisyeni Merâgî’nin torunu Mahmut Çelebi. “Makâsidü’l Edvâr” isimli eseriyle tanınıyo.
Bi de şu var. II. Bayezid’in oğulları Şehzade Korkut ve Ahmet dönemin seçkin müzisyenleri olarak öne çıkıyo. Şehzade Korkut’un hocası Zeynel Abidin 16. yüzyılın başlarında tanınmış isimlerden biri.
Padişahların oğulları bile müzisyenmiş ya. Çok güzel bi şey bu.
Yavuz Sultan Selim ve Doğu Fetihleri
- yüzyılda Yavuz Sultan Selim (1467-1520) Doğu’yu fethetmiş. Bu fetihler Osmanlı Sarayı’na sadece ganimet değil kültür ve bilim adamlarını da getirmiş.
Padişah fethettiği bölgelerdeki ünlü müzisyenleri bizzat başkente taşımış.
Bu dönemde İstanbul’a getirilen Hasan Can Çelebi (1490-1567) I. Selim’in nedimi olduktan sonra Enderun’da musiki öğretmeni olmuş.
Ama bi şey daha var. Bu dönemde hilafet meselesi ve bazı siyasi gelişmeler yüzünden Türk Müziği tarihinde yeni bi dönem başlamış. Alevi-Bektaşi Müziği ve dolayısıyla Halk Müziği Osmanlı Saray Müziği’nden önemli ölçüde farklılaşmaya başlamış.
Ben bunu öğrendiğimde çok düşündüm. Yani aynı kökten gelen müzik ikiye ayrılmış. Bi tarafta saray müziği bi tarafta halk müziği. İkisi de güzel ama farklı.
Belki de bu yüzden bugün Türk müziği bu kadar zengin. Ne dersin?
Kanuni Dönemi Zirve Noktası

Kanuni Sultan Süleyman (1494-1566) döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri gücü ve kültürel birikimi zirveye ulaşmış.
Tasavvuf musikisi konservatuarları diyebileceğimiz Mevlevihaneler imparatorluğun her köşesine yayılmış. Kök salmış.
Bu dönemde şatafatlı şenlik ve törenlerde büyük ölçekli müzik toplulukları düzenlenmiş. Düşünsene ya. Yüzlerce müzisyen bi arada çalıyo. Ne kadar etkileyici olmuş olmalı.
Ben bazen hayal ediyorum o dönemleri. Keşke bi zaman makinesi olsa da gidip görsek. O saray konserlerini dinlesek. O mehterleri görsek.
Valla çok merak ediyorum.
Son Olarak Ne Diyelim
Ya bu yazıyı yazarken ben de çok şey öğrendim. Türk Müziği’nin tarihi gerçekten çok derin ve karmaşık. Orta Asya’dan başlıyo. Antik Yunan felsefesiyle karışıyo. İslam bilginleriyle şekilleniyo. Osmanlı’da zirveye ulaşıyo.
Fârâbî’den Mevlana’ya. Safiyüddin Urmevi’den Abdülkadir Meragi’ye. Ladikli Mehmet Çelebi’den Hasan Can Çelebi’ye. Ne kadar çok isim var değil mi?
Ve hepsi bu müziğe bi şeyler katmış. Bugün dinlediğimiz Türk müziği işte bu uzun tarihin ürünü.
Ben müzisyen olarak bu tarihi bilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çaldığın müziğin nereden geldiğini bilmek ona daha farklı bakmanı sağlıyo.
Siz Türk müziği dinliyo musunuz? Makamları biliyo musunuz? Hiç düşündünüz mü bu müziğin arkasında bin yıldan fazla bi tarih olduğunu?
Kaynak: Tarihi belgeler ve akademik araştırmalar
